Erbain kolye-erbain yüzük

İstanbulun Fethi ve Evliyanın Himmeti

Gözlerine inanamayan genç pâdişâh, yanında bulunanlara da kırbanın içine bakmalarını emretti. Sırasıyla kırbanın içine eğilip bakan vezirler, kumandanlar ve diğer vazîfeliler de büyük bir şaşkınlık ve hayret içinde aynı manzarayı gördüler.

İstanbulun Fethi ve Evliyanın Himmeti
  • 09 Eylül 2019, Pazartesi 10:42

Fatih Sultan Mehmed Han ashab-ı kiram zamanından beri devam edegelen ve İstanbul’un fethini hedef alan ulvi bir heyecan şerâresi halindeki hamlelerin sonuncusunun başkumandanlığını yapıyordu. Yaradılışındaki istidadlar, almış olduğu maddi ve kalbi eğitimle birleşerek, O’nu “fethi mübin”e çoktan hazırlamış bulunuyordu. Şuur altında bununla o kadar doluydu ki çocukluğundan beri elinde kağıt kalem, daima fetih projeleri ile meşgul olmuştu. Vird halinde:

“Ya Bizans beni alır, veya biz Bizansı alırız” diyordu…

21 yaşında padişah olduktan hemen sonra ulema ve ümerayı toplayıp İstanbul’un fethini istişare etti. Ancak toplantıya katılanların ekserisi:

“Kostantiniyye’nin fethi ancak Mehdi’nin işidir” dediler ve bu işe razı olmadılar. Bunu işiten Akşemseddin Hazretleri, ortaya çıkan neticeye hemen müdahale etti ve:

“Hayır! Sultanımız Mehmed han Kostantiniyye’yi fethedecektir.” diyerek kararın fethe müteallık olmasını sağladı…

İstanbul’u fetheden komutan işte böyle evliya ve ulema ile istişare ederdi…

Yüreği, çocukluğundan beri İstanbul fethinin hasretiyle yanan Sultan Mehmet Han da, bundan ziyadesiyle memnun kaldı. Derhal fetih hazırlıklarının yapılmasını emretti…

Fahri Kainat (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in 900 sene evvelki müjdesini gerçekleştirerek, O’nun müjdesindeki iltifatlarına nail olmak için asker, kumandan, sultan, alim ve evliyanın gönülleri, heyecan ve istiğrak çağlayanı haline gelmiş bulunuyordu…

Fatih’in eşsiz dehasının eseri olarak; gemiler karadan yürütülüyor; havan topları, mevzilerine oturtuluyordu. Gönüller, bir an evvel Bizans’a girip Ayasofya’da ezan okuyabilmenin heyecanını duyuyordu.

Asker:

“Ne olursa olsun inşaAllah zafer bizimdir”

“Artık ya şehid olup cennete veya zaferle Bizans’a gireceğiz” diyordu.

Her biri, üzerlerine lav gibi ateş akıtan Bizans’ın surlarına tırmanmak için: “Bu gün şehidlik sırası benimdir” diyerek şehadet vuslatının aşk ve heyecanını yaşıyordu.

İtanbul Fethi’nin muhakkak ki en büyük sırrı, Allah dostlarının müdahil olmasıdır. Fethin olmasını en başından beri isteyen Akşemseddin Hazretleri fetih günü kerametini izhar etmiştir. Bunlar tarihi kayıtlarda da mevcuttur. Şöyle ki:

Feth-i mübin uzadıkça uzuyordu. Başlangıçta fethe karşı çıkanlar arasında huzursuzluk başladı. Öyle ki, Sultan Fatih’in yanına varıp: “Sultanım! Bir dervişin sözüyle bu kadar asker helak oldu. Hâlâ Frengistan’dan kafire yardım gelir. Artık fetih ümidi kalmadı..” dediler.

Hem fethin gecikmesinden hem de onu istemeyenlerin yaptıkları tazyiklerden son derece canı sıkılan Fatih, veziri Ahmed paşa’yı hocası Akşemseddin’e yolladı:

“Paşa! Var Şeyh Hazretlerine sor ki, kaleyi fethetmek ve zafere ulaşmak müyesser midir?

Bu suale Akşemseddin hazretleri, cevaben:

“Ümmet-i Muhammed’den bu kadar Müslümanlar ve gaziler bir kafir kalesine hücum eylediler. İnşaAllah fetih müyesser olur!..” haberini gönderdi.

Ancak Fatih Sultan Mehmed Han, bu haberden arzu ettiği cevabı alamamış olduğundan ve biraz da içinde bulunduğu halet-i ruhaniyenin verdiği fetih ve zafer iştiyakının sabır ve itidalindeki tahammülü zorlaması ile Ahmed paşa’ya:

“Paşa! Bu haber kâfi değil! Müjdelediği zaferin vaktini dahi bildirsin!” dedi.

Genç Sultan’ın içinde bulunduğu gayet iyi bilen Akşemseddin Hazretleri, derin ufuklara daldı ve fethin akamete uğramaması için Padişah’ın irade ve azmini manen takviye zarureti hissederek uzun müddet Rabbine iltica etti. Nihayet varid olan zuhurat neticesinde, kendisinden istenilen malumatı verdi:

“Rabîulevvel ayının yirminci günü seher vaktinde sıdk u himmetle filan canibden hücum edilsin! Fetih o gün nasib ola!.. Kostaniyye şehri ezan sedalarıyla dola!..”dedi.

Bu müjdeyi alan Sultan Mehmed han, 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden görülmemiş bir azimle büyük bir hücum başlattı. Top gürültüleri arasında göklere yükselen kös, davul ve mehterin kudretli sesleri, tekbir sadalarıyla birleşerek Fatih ve askerlerini Peygamber müjdesi rehberliğinde İstanbul’a bir sel gibi akıyordu…

Böyle bir heyecan ve şevkle yapılan hücumla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı hasan’ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye fethedilmişti. Defalarca kuşatılan bu şehrin fethi genç hükümdar Gazi Sultan Mehmed Han’a nasib olmuştu.

Cihangir Hünkar, fetihten sonra alimler, arifler ve paşalarla beraber muhteşem bir merasimler Edirnekapı’dan şehre girdiler.

Görüldüğü üzere İstanbul’un fethinde de Allah dostlarının himmetleri vardır. Üzerinde bulunduğumuz şu topraklar onların manevi işaretleri ile alınmıştır. Dikkati çeken husus Akşemseddin hazretlerinin hiçbir zaman taviz vermemesi ve Fetih muhakkak gerçekleşeceğini söylemesidir. Nihayetinde de gününü bile kendisi Allah’ın izniyle söylemiştir.

O halde bu Allah dostlarından ayrılmayalım… Beldeleri fethetmek bile onların himmetiyle müyesser oluyorsa, en büyük düşman kalesi olan “nefislerin” fethini onlarsız nasıl yapabiliriz…

ASKERE SU DAĞITAN ALLAH DOSTU

   Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u küffâr elinden kurtarmak üzere kuşatmıştı. Fetih ordusu İstanbul surlarına dayanmış, Fâtih Sultan Mehmed Han fethin gerçekleşeceği zamânı sabırsızlıkla bekliyordu.

Leşker-i duâ adı verilen duâ ordusu âlimler ve velîler, fetih için gözyaşı dökerek duâ ediyorlardı. Kır atının üstünde heybet ve celâdetle duran genç hükümdâr, orduyu şevke getirici konuşmalar yapıyordu. Etrâfa dalga dalga yayılan ordu, Feth-i mübînin gerçekleşmesi için canla başla çarpışıyordu. Şehir düşmek üzere idi. İşte tam bu kritik zamanda ordunun arasında; “Ordu susuz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya, kuyular boş, çeşmeler akmıyor.” şeklinde bir söylenti yayılmaya başladı. Bu kötü haber kısa zamanda her tarafta yayıldı. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılan bu söylenti nihâyet genç pâdişâhın kulağına kadar geldi.

Bu haber üzerine genç pâdişâhın yüz hatları bir anda değişti. Etrâfında bulunan vazîfelilere hitâb ederek; “Tez gidin Sakabaşını bana getirin!..” dedi. Vazîfeliler hemen gidip Sakabaşı Ali Efendiyi genç pâdişâhın huzûruna getirdiler. Yüzünden nûr akan, hafif beli bükük Ali Efendi sırtında kırbası olduğu hâlde Fâtih Sultan Mehmed Hanın huzûruna girdi.

Pâdişâh ne kadar telaşlı ve üzüntülüyse, Saka Ali Efendi de o kadar soğukkanlı ve sâkin duruyordu. En ufak bir endişe izi taşımıyor, her zamanki gibi tebessüm eder bir hâlde pâdişâhın yüzüne bakıyordu. Pâdişâh onun böyle kritik bir anda gâyet sâkin ve aldırmaz bir durumda olduğunu görünce iyice celâllendi ve şöyle seslendi:

“Olanlardan haberin yokmuş gibi duruyorsun Ali Efendi!.. Ordu susuz kalmış, asker susuzluktan kırılıyor. Neden gerekli tedbiri almazsın da bizi müşkil hâle düşürürsün? Şimdi ne olacak. Bu hâle nasıl çâre bulacağız?”

Sakabaşı Ali Efendi gâyet sâkin ve tebessüm ederek; “Devletlü pâdişâhım! Merak etmeyiniz. Su çok.” diye cevap verdi. Onun bu hâli karşısında daha da hiddetlenen genç pâdişâh; “Su çok mu dersin? Alay mı edersin sen askerle? Ordu susuzluktan kırılırken ne biçim laf edersin?” Sultanın iyice öfkelendiğini ve üzüldüğünü gören Sakabaşı Ali Efendi, arkasını pâdişâha dönüp, sırtındaki su kırbasını pâdişâhtan tarafa çevirdi ve; “Ben yalan söylemem sultanım. Bakın isterseniz ne kadar çok suyumuz var.” dedi.

Sakabaşı Ali Efendinin bu sözünden pek bir şey anlamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, Ali Efendinin sırtındaki kırbanın içine baktı. Bir de ne görsün? Kırbanın içinde bir deryâ büyük bir okyanus görünmekte. Göz alabildiğine uzanan su, bir değil, binlerce orduyu doyuracak kadar çok.

Gözlerine inanamayan genç pâdişâh, yanında bulunanlara da kırbanın içine bakmalarını emretti. Sırasıyla kırbanın içine eğilip bakan vezirler, kumandanlar ve diğer vazîfeliler de büyük bir şaşkınlık ve hayret içinde aynı manzarayı gördüler.

Olanların, Allahü teâlânın velî kullarına ihsân ettiği bir kerâmet olduğunu anlayan genç pâdişâh, su bulunmasına rağmen askerin susuz bırakılmasından maksadın ne olduğunu birden kestiremedi. Sakabaşı Ali Efendiye dönerek; “Su bulunmasına rağmen nedir senin bu yaptığın?” diye seslendi. Pâdişâhın daha fazla gazaplanmasından çekindiği için olanları tek tek anlatmaya başladı:

“Ey cihan pâdişâhı! İstediğin kadar su işte burada. Fakat ben askere suyu doyumluk veremiyorum. Çünkü onlar kahramanca savaşıyor, yorulup terliyorlar. Eğer istedikleri kadar suyu versem hepsi hastalanıp yatacaklar. Sonra da zaferimiz tehlikeye düşecek düşüncesiyle böyle yapıyorum.” dedi.

Sakabaşı Ali Efendinin ârifâne sözleri ve kerâmeti karşısında söyleyecek söz bulamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, saygı ve muhabbet dolu nazarlarla ona bakmaya başladı. Kerâmet göstermekten kaçındığı halde, kerâmetinin ortaya çıktığını gören Sakabaşı Ali Efendi, sırtındaki kırbayı hızlıca yere bıraktı. Başta pâdişâh olmak üzere bütün vezirlerin ve âlimlerin hayret dolu bakışları arasında kırbanın düşüp parçalandığı yerde bir su kaynağı ortaya çıktı. Şırıl şırıl akan bu pınardan ordunun su ihtiyâcı giderildi. Bu hâdise üzerine Fâtih, Sakabaşı Ali Efendiye Deryâ Ali Baba ismini verdi.

Olanlardan son derece memnun olan Fâtih Sultan Mehmed Han, yüksek bir velî olduğunu anladığı Deryâ Ali Baba’ya; “Ne murâd edersin ey Deryâ Ali! İste ki verelim.” dedi. Deryâ Ali Baba’nın bu dünyâ ile ne alâkası olabilirdi. O, gönlünü yüce Rabbine bağlamış, Hakk’ın zikriyle ömrünü geçirmekteydi. O, görünen deryâlarda değil, ilâhî aşk deryâsında gark olmuştu.

Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra büyük bir velî olan Sakabaşı Deryâ Ali Dede’yi unutmadı. Ona şimdi Kazlıçeşme’nin kurulu bulunduğu yerde geniş bir arâzi tahsis etti. Uzun yıllar burada yerleşen, İslâm dînine ve müslümanlara hizmet etmeyi tek gâye edinen Deryâ Ali Baba, Fâtih Sultan Mehmed Hanın saygı ve muhabbet duyduğu kimselerden oldu. Zaman zaman ziyâret eden Fâtih Sultan Mehmed Han ona ve sevenlerine iltifât ve ihsânlarda bulundu.

 

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

NAMAZ VAKİTLERİ

TAZİYELER

tümü
yukarı çık