https://www.bayramfm.com.tr/sedat-ucan-ilahileri-ilahi-ilahiler-dinle/
https://www.bayramfm.com.tr/sedat-ucan-ilahileri-ilahi-ilahiler-dinle/
https://diniradyodinle.com/nihat-hatipoglu-sohbetleri/

Selmân-ı Fârisî

İbnul-Hacer, Selmân (r.a.)'ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selmân-ı Fârisî
  • 06 Eylül 2019, Cuma 10:02

Seçkin ve ünlü sahabilerden olan  Selmân-ı Fârisî  İran asıllı olup, İsfahan'ın Cayy köyünde doğmuştur. Bir başka rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz'dür. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selmân (r.a.)'ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan'dır. Müslüman olduktan sonra Selmân ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; 'Ben; Selmân b. İslam'ım' demiştir.

Selmân (r.a.)'ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dihkan) olup büyük bir çiftliğe sahipti ve evinde bir ateşgede vardı. Ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selmân (r.a.) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selmân (r.a.), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selmân (r.a.), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selmân (r.a.) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selmân (r.a.), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selmân (r.a.), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selmân (r.a.) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selmân (r.a.), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selmân (r.a.), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selmân (r.a.), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selmân (r.a.), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadda hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selmân (r.a.) doğruca Nusaybin'e gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selmân (r.a.), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selmân (r.a.), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: 'Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim'in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap' (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443 ).

Selmân (r.a.), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selmân (r.a.)'ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selmân (r.a.)'a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da hurmalıkları gören Selmân (r.a.), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye götürülen Selmân (r.a.), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasûlullah (s.a.s) Mekke'de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlullah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selmân (r.a.), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selmân (r.a.)'ın sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek);

'Allah Benu Kayle'ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar' dedi. Selmân (r.a.) şöyle demektedir: 'Ben kendi kendime; 'bu kesinlikle o peygamberdir' dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; 'Ne diyor? Bu haber nedir?' diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; 'Bundan sana ne! İşinin başına dön' diye bağırdı. Ben ona; 'Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim' dedim. Akşam olunca Selmân (r.a.), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Rasûlullah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona; 'Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm' dedi ve getirdiklerini Rasûlullah (s.a.s)'in yanına koydu. Rasûlullah (s.a.s), ashabına;

'Yiyin' dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selmân (r.a.), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; 'Bu alametlerin biridir' dedi. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s) Medine'ye geçti. Selmân (r.a.) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlullah (s.a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra Selmân (r.a.) tekrar Rasûlullah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlullah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlullah (s.a.s)'in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlullah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlullah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selmân (r.a.), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anlattığı zaman, Rasûlullah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'e geldiği zaman Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selmân (r.a.)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka bir rivayette ise Selmân (r.a.)'ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine'de bir kadına satıldığı nakledilmektedir (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selmân (r.a.)'ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selmân (r.a.), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlullah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selmân (r.a.), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s), Sahabilere: 'Kardeşinize yardım edin ' dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlullah (s.a.s), ona: 'Selmân, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım'dedi. Selmân (r.a.), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlullah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlullah (s.a.s) Selmân (r.a.)'ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selmân (r.a.): 'Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?' demekten kendini alamadı. Rasûlullah (s.a.s) ona, Ey Selmân! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır' dedi. Selmân (r.a.) şöyle demektedir: 'Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim'. Artık böylece Selmân (r.a.) hürriyetine kavuşmuş oluyordu

Selmân (r.a.)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlullah (s.a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareler esnasında Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'e, 'Ey Allah'ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk' deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlullah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selmân (r.a.), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selmân (r.a.)'ı sahiplenerek, 'Selmân bizdendir' dediler. Bunun üzerine muhacirler; 'Hayır Selmân bizdendir' demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlullah (s.a.s); 'Selmân bizdendir. O ehl-i beytimdendir' diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir 

Selmân (r.a.), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlullah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur.

Ömer (r.a.) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete geçtiği zaman Selmân (r.a.) da bu orduya katıldı. Selmân (r.a.) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a.)'in yanında Selmân (r.a.) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a.), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (r.a.)'a, Selmân (r.a.) şöyle demekteydi: 'İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır'. Gerçekten Selmân (r.a.)'ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti . İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; 'Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir' demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selmân (r.a.)'dı. O, surun önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selmân (r.a.) onlara şöyle diyordu: 'Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız' (Taberi, a.g.e., IV,14). Selmân (r.a.), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, 'Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor' diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selmân (r.a.) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm'a davet etmişti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer).

Sa'd (r.a.) Medâin'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a.), Sa'd'a haber göndererek, müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selmân (r.a.) ile Huzeyfe (r.a.)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selmân (r.a.) ve Huzeyfe (r.a.), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selmân (r.a.) İran'ın fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selmân (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selmân (r.a.), Hicri 36 yılında Medain'de 80 yaşlarında iken vefat etmiştir

Selmân (r.a.), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud O'nu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap vermişti: 'Rasûlullah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: 'Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun '.

Selmân (r.a.)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selmân-ı Pak (temiz Selmân) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

ZÜHD ve TAKVASI

Selmân-ı Fârisî  hanımı ile gâyet zâhidâne bir hayat sürdüler. Ashâb-ı Suffa içerisinde öne geçerek Rasûlullah aleyhisselâmın dilinden İslâm'ın inceliklerini en iyi öğrenenlerden ve -daha sonra öğretenlerden- oldu. Ashâb-ı Suffa içerisinde Rasûlullah aleyhisselâma en yakın olan Selmân-ı Fârisî kölelik ve fakirlik yıllarında çektiği sıkıntıları, Rasûlullah'ın dizi dibinde unuttu.

Selmân (r.a.), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlullah (s.a.s)'e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.a.) şöyle demektedir:

'Bir çok geceler Selmân (r.a.) Rasûlullah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlullah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi' (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlullah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında O'nun ehl-i beytinden olduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a.) onun hakkında; 'Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz' demiştir. Başka bir zaman da: 'O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir' demiştir. Muaz (r.a.) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selmân (r.a.)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlullah (s.a.s)'in söylediği; 'Selmân ilme doyuruldu' (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selmân (r.a.), Ebu Derdâ' (r.a.)'ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; 'Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıl, bazan ara ver' (bunları nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu'd-Derdâ' bu durumu Rasûlullah (s.a.s)'e ilettiği zaman o; 'Selmân senden daha âlimdir' dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a.), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a.), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selmân (r.a.)'a şöyle sormuştu: 'Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?'. Selmân (r.a.) ona şöyle karşılık verdi; 'Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun' (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a.), fey gelirlerini taksim ederken, Selmân (r.a.)'a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, 'Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor' diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: 'Selmân, Rasûlullah (s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır' diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a.), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ'yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selmân (r.a.)'ı, Hasan (r.a.), Hüseyin (r.a.) ve Ebu Zer ile birlikte olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: 'Cennet üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selmân' (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Ashâbın büyüklerinden olan Selmân-ı Fârisî , gâyet az yerdi. Bir sofrada kendisine çok yemesi için ısrar edilince, Peygamber aleyhisselâmın kendisine, “İnsanların âhirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir” buyurduğunu haber verdi.

Selmân (r.a.), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son , derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selmân'ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, 'Bu validir' dediklerinde adam; 'Seni tanımıyordum' diyerek özür diledi. Selmân (r.a.) ona, 'Hayır bunları evine kadar götüreceğim' diyerek yoluna devam etti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; 'Emiriniz budur' diyerek gülüyorlardı. Selmân (r.a.)'ın yanındaki adam ona, 'Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?' dedi. Selmân (r.a.) ona şöyle dedi: 'Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur' (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selmân (r.a.) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).


Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Çok sâde bir hayat yaşayan Selmân-ı Fârisî kendisini ziyârete gelen Ashâb nasîhat isteyince, onlara nasîhatte bulunuyordu. Kendisini  ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).

Selmân-ı Fârisî , Peygamberimizden altmış civârında hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ebû Hureyre O'ndan hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivayetlerinden otuz kadarında Buhârî ve Müslim ittifak edip, kitaplarına almışlardır.

Selmân-ı Fârisî  (r.a.), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Medâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92

 

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

NAMAZ VAKİTLERİ

TAZİYELER

tümü
https://www.bayramfm.com.tr/sedat-ucan-ilahileri-ilahi-ilahiler-dinle/
yukarı çık